25 Ocak 2008 Cuma

İslâm dininde çok özel bir yeri olan HAK /Sır

MERHABA DOSTLAR.
Bu mübarek aylarda oruçlarımızı tuttuk ,infaklarımızı ve aşuremizi dağıttık, ALLAH KABUL ETSİN. Bunlar kul haklarından bir tanesi idi.
DOSTLARIM İslâm dininde çok özel bir yeri olan HAK kavramı geniş anlamı ile “Bir sözü, bir işi, yerinde zamanında ve gerektiği kadar söylemek veya yapmaktır.” diye ifade edilmiştir. Kul hakkı, insanın sahip olduğu hakları demektir. Bu haklar, Allah’ın hakları ve yaratılmışların hakları diye iki kısımda özetlenebilir.
Allah’ın üzerimizdeki hakları, O’nun varlığına ve birliğine inanmak, hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na ibâdet edip emirlerini tutmak ve yasaklarından sakınmaktır. Yaratılmışların başında, insanlar gelmektedir. Bunlardan, öncelikle ana baba, aile fertleri, akraba ve komşularımız olmak üzere, milletimizin ve bütün insanların haklarını gözetmemiz, îcap eden görevleri yapmamız gerekir.
Kur’ân-ı Kerim kul hakkı üzerinde önemle durmaktadır. Allah’ın emir ve yasaklarının hemen hemen bir çok ayet kul hakkı ile ilgilidir. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor.
"Ey insanlar, doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” HUCURAT 13
İnsanların doğuştan eşit olduklarını ifade eden bu âyet, Ashabtan Sabit İbn-i Kays hakkında nazil olmuştur. Sâbit, bir kere Peygamberimizin meclisine gelmişti. Orada yanında oturmak istediği kişi Sâbit'e yer açıp göstermedi. Buna içerleyen Sâbit, “Ey filân kadının oğlu" diye hakaret etti. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– Ey Sâbit, mecliste olanların yüzlerine bak, buyurdu. O da orada oturanlara birer birer baktı. Peygamberimizi:
– Ne gördün? diye sordu. Sabit:
– Ak, kara, kırmızı çehreler gördüm, deyince, Peygamberimiz:
– Ey Sâbit, sen bunları, bu siyahtır Araptır, bu beyazdır Acemdir, diye birbirine üstün kılamazsın. İnsanlar dine bağlılıkları ve takvaları (Allah'tan korkmaları) ile faziletlidirler diyebilirsin, buyurdu ve bu âyet nazil oldu.UMDETUL KARİ CİLT 16 Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
“Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Sizin kalplerinize ve işlerinize bakar"İBNİ MACE
Bir başka hadisi şerif de şöyledir:
"İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Hiç kimsenin başkası üzerinde takvası -Allah korkusu hariç- bir üstünlüğü yoktur."KEŞFUL HAFA islâm dinine göre, başkasının hak ve hürriyetlerine zarar vermemek kaydıyla, her insanın bu dünyada yaşama, çeşitli nimetlerden yararlanma, mal-mülk edinme, neslini devâm ettirme, seyahat etme, öğrenme, düşünme ve düşündüklerini ifade etme, ticaret yapma, çalışma ve kazandığını koruma, inanma ve inancının gereğini yerine getirme gibi, Allah vergisi olan hak ve hürriyetleri vardır. Irkı, rengi, dili, dini ve cinsiyeti ne olursa olsun, bütün insanlar, kanun önünde eşittirler. Yerde ve gökte bulunan canlı ve cansız varlıklar, insanların faydalanması için yaratılmışlardır.
Bir insanın hakkını yemek, onun sosyal hayattaki itibârını düşürücü, onurunu kırıcı sözler sarf etmek veya aynı anlama gelen davranışlarda bulunmak haramdır.Bu nedenle müslüman Hz. Rasûlullah (s.a.s)'in yaptığı ve tavsiye ettiği gibi "diğer müslümanlara eliyle ve diliyle zarar vermeyen" (Buhari, İman, 4,5), yani hiç kimseye hiç bir şekilde haksızlık etmeyen kişidir.
Hz. Rasûlullah (s.av.) şöyle buyuruyor:"Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helâllaşsın! Çünkü âhırette altının, malın değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevâblarından alınır, sevâbları olmazsa, hak sâhibinin günâhları buna yüklenir." [Buhârî]
"Kul hakkı, mü'minin ayıbı, kusûrudur." [Ebû Nuaym].DOSTLARIM Demekki:1- Kul hakları, ibadet ve taatin ve her çeşit iyiliğin sevabını ortadan kaldırabilir.
2- Kişinin ibadet ve taatleri, üzerinde bulunan kul haklarını affettirmez.
3- Kul hakları, maddî ya da manevî olabilir.Dedikodu .gıybet ve iftira gibi
4- Bir kişi, bir çok ibadet ve hayır işlemesine rağmen, üzerinde bulunan kul hakları sebebiyle, bu amellerin sevabı hak sahiplerine verilince, kıyamet gününde eli boş kalıp cehenneme girmeyi hak edebilir.5-Kişinin kişisel malına, canına ve namusuna verilen zarar da kul hakkı kapsamındadır. 6-Kişilerin ölüm ötesi ahiret yaşamı için yapacakları hazırlık kapsamında ibadetlerine engel olmak, Allah'a kulluk adına Allah için yapacakları hayırlara engel olmak da manevi açıdan kul hakkı kapsamına girer. 7-Kadının kocası, kocanın kadının üzerindeki hakkı da Kur'ân'da zikredilmiş haklardandır8-Çalışan ve çalıştıran olarak da haklarımızı unutmayalım.CAN DOSTLAR.Peygamberimizin şu uyarısı ne kadar düşündürücüdür:
“Kıyamet gününde mutlaka haklar sahiplerine verilecektir. Hatta boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun öcü bile alınacaktır."MÜSLİM Peygamberimizin verdiği örnekten anlıyoruz ki, bu konuda hiç kimseye haksızlık yapılmayacak ve hiç kimsenin hakkı örtbas edilmeyecektir.Bakınız Peygamberimiz ne buyuruyor:
“Kim, haksız olarak başkasına ait yerden bir şey alırsa, kıyamet gününde hakkı olmadığı halde aldığı yer ile yedi kat yere batırılır."BUHARİ
DOSTLAR Dinimizin insan haklarına verdiği önem. Buna kulak vermeli, dinimizin emir ve tavsiyelerine uyarak üzerimize kul hakkı almamalıyız.
Allah Teâlâ'dan, bizi razı olacağı davranışlara muvaffak kılmasını diliyorum.
BU BİR SIRDIR.

2 Ocak 2008 Çarşamba

Nefsimiz ve Hesabı / SIR


MERHABA CAN DOSTLAR;
Bu hafta nefsimiz, nefis hesabının nasıl olması gerektiği ve bu konuda dikkat edeceğimiz hususları açıklamaya çalışacağım.

DOSTLARIM;
Allah Teâlâ yarattığı her insana belli bir ömür takdir etmiştir. Akıl nimetiyle donattığı insanı erginlik çağından itibaren ölünceye kadar tüm yaptıklarından ve yapması gerektiği halde ihmalkarlık edip yapmadıklarından sorumlu tutmuştur. Bununla birlikte insanı yalnız bırakmamış, onun aklına rehberlik etmek üzere de Peygamberler ve kitaplar göndermiştir.
İnsana düşen görev hayatı ve yapıp ettiklerini düşünmek ve değerlendirmektir. Ben ne idim ne oldum, sonum ne olacak? İşte bu noktada, “Nefis Muhasebesi” dediğimiz, ferdin kendi kendini kontrol mekanizmasının önemi ortaya çıkmaktadır. İradesini bu yönde kullanan insanların oluşturduğu bir toplum, tabîî olarak kendi kendisini kontrol eden bir toplum olacaktır.
CAN DOSTLAR;
Hz. Yusuf (a.s.)’ın lisanıyla, nefsin, insanı sürekli olarak kötülüğe teşvik ettiğine ve onun kötülüğünden kurtulabilmek için ferdin ilâhî yardıma ihtiyaç duyduğuna işâret eder :
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” [Yusuf, 53]
Âyet-i kerîmenin ifade ettiği açıdan bakıldığında, nefisle muhasebenin zorluk derecesinin biraz daha arttığı görülür. Çünkü, nefsi kontrol etmek için insanın kendi iradesi ile Allah’ın merhameti bir arada olmalıdır. Kötülük yapan ya da kötülüğe vasıta olan bir insan nasıl sorgulanmaktan hoşlanmıyorsa kötülüğün ilk hareket noktası olan nefis de hesaba çekilmekten hoşlanmaz. Bu nedenle, kendi kendisiyle hesaplaşan insan öncelikle bu anlayışı aşmak mecburiyetindedir. Bu anlayıştan kurtulmak mümkün olmadığı zaman, nefsi beğenmek, onu kusursuz görmek ve nefsin bütün isteklerinin haklı sebeplere dayandığı düşüncesine kapılmak kaçınılmaz bir sonuçtur. Böyle bir sonuç ise Allah’a kulluk gayesiyle yaşaması gereken bir Müslüman için, telafisi mümkün olmayan problemlerin ortaya çıkmasına sebep olur. Kur’an-ı Kerîm’in işaret ettiği bir çok târihî hadise, Allah’a karşı gelmenin, inkârda ısrar etmenin, hak ve hukuk tanımamanın en önemli sebeplerinden birinin, “Nefsi üstün görmek ve onu kusursuz saymak.” olduğunu göstermektedir. Şeytan’ın, Allah’ın emrine isyan ederek Hz. Âdem (a.s)’a secde etmemesi, Nemrud’un, Hz. İbrahim (a.s)’ı yakmaya çalışması, Firavunun Hz. Mûsâ (a.s)’ı öldürme isteği, Mekkeli müşriklerin, bizzat kendilerinin “el-Emîn” olarak vasıflandırdıkları, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e karşı, amansız bir mücadele yürütmeleri, işte bu ortak düşüncenin en çarpıcı ürünleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bütün bu örneklerde ve benzerlerinde müşâhede edilen, “nefsi her şeyden üstün görme” anlayışının en tehlikeli noktası, nefsi ilah olarak benimsemektir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Hevâ” olarak nitelendirilen bu husus şöyle anlatılır:“Kendi hevâsını ilah edinen ve ilimi olduğu halde, Allah’ın kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık onu Allah’tan başka kim doğru yola getirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?” [Casiye, 23] Kendi arzu ve isteklerine göre yaşama düşüncesi, Allah’ın istediği şekilde yaşamaya mânidir. “Hevâ ve şehvet gözü kör, kulağı sağır, kalbi hissiz eder. Kişi âlim de olsa ilmine rağmen hakkı duymaz olur.filozofların ve dünya hayatına düşkün din âlimlerinin çoğu böyle olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’in, Hz. Mûsâ’nın kavmi içinde hazinelere ve ilme sahip olarak yaşadığını haber verdiği Kârun’da da aynı anlayışı görmek mümkündür. Allah’ın büyük bir lütuf olarak verdiği zenginlik sebebiyle, kendisinin de başkalarına iyilikte bulunması söylendiği zaman; “Bu servet bana, ancak kendimdeki bilgi sayesinde verilmiştir” [kasas78] diyerek, ilmine ve zenginliğine rağmen inançsızlık ve azgınlık içinde helâk olmuştur. Nefsiyle hareket eden insanın, böyle bir tehlikeden uzak kalması son derece zor olduğu için, âyet-i kerîmede Allah’ın rahmetinin gerekliliği vurgulanmaktadır. Zâten, hayatının her safhasında nefis muhasebesi yapmaya gayret eden bir mü’min, bu noktada Allah’a ilticâ etmesi gerektiğinin önemini kavramak zorundadır.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanife’nin fıkıh tarifi tam anlamıyla nefis muhasebesini işaret eder mahiyettedir. İmâm-ı Âzam, fıkhı şöyle tarif eder : “Fıkıh, nefsin leh ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir.” Öncelikle, nefse fayda ve zarar verecek olan şeylerin tanınması gerektiği için fıkıh böyle tarif edilmiştir. Çünkü nefsin yapısını, ona sevap ya da günah kazandıracak olan davranışları tanımadan tam anlamıyla Allah’a kulluk yapmak mümkün değildir. Allah’ı tanımak, insanın kendi kendisini tanıması, nereden nereye geldiğini anlaması ve yaptıklarından dolayı hesaba çekileceğinin şuurunda olmasına bağlıdır.

Ebû Ümeyye eş-Şa’bânî (r.a.) şöyle demiştir: “Ben, Ebû Sa’lebe el-Huşenî (r.a.)’ın yanına giderek: Şu âyet hakkında ne dersin? diye sordum. O, hangi âyet deyince, ben:“Ey îman edenler! Siz kendinize bakınız. Siz doğru yolda olunca sapıtan kimse size zarar veremez.” (Mâide, 105) âyeti dedim. Ebû Sa’lebe el-Huşenî (r.a) dedi ki:Sen bu âyetin (konusundan) haberdar olan bir kişiye sordun. (Çünkü) ben bunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e sordum. Buyurdular ki:"İyilikleri birbirinize emrediniz ve kötülüklerden birbirinizi men ediniz. Ancak sen, cimriliğe itaat edildiğini, nefsî arzulara tâbî olunduğunu, dünyanın tercih edildiğini, her görüş sahibinin kendi görüşünü beğendiğini ve gücünün yetmediği bir durumu gördüğün zaman artık kendi nefsine düşene bak. Şüphesiz arkanızdan sabır günleri gelecek. O günlerde sabır bir ateş parçasını avuçta tutmak gibidir. O günlerde iyi amel işleyene (diğer zamanlarda) o amelin benzerini işleyen elli kişinin sevabı kadar sevap vardır.” [ibn-i Mace]

Hz. Peygamber (s.a.v)’e “En faziletli insan kimdir?” diye soruldu.
Hz. Peygamber (s.a.v): “Allah yolunda nefsiyle ve malıyla mücâhede eden mü’mindir.” buyurdu.[Sahihi Buhari]

İnsanlara ilâhî sorumluluk yüklenmesinin sebebi, Allah’ın onlara, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt edecek bir meleke (akıl) vermiş olmasıdır. Nefis Muhasebesinin Metotlarına gelince
1- Allah’ın gözetimi altında olduğunu düşünmek. Nefsi kontrol altında tutmanın en etkili yolu bu ilâhî murâkabeyi her an göz önünde bulundurmaktır. Şuurlu bir ubûdiyyetin en önemli şartıdır.
2- Kazanılan Başarıyı ve Nîmeti Allah’tan Bilmek Kazandığı her şeyi, sadece kendi kabiliyetleri ve gayreti ile elde ettiğini düşünmek, nefsânî bir anlayışın ürünüdür. Bu Karun anlayışıdır. Kuranı kerîmde kavminin Karun’a yaptığı tavsiyedir :“Allah’ın sana verdiği (servet) ile ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah’ın sana iyilik ettiği gibi sen de iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez.” [Kasas, 77]
3- Başkalarının Hatâlarından Önce Kendi Hatâlarını Görmek Hz. Peygamber (s.a.v) bu hususu şöyle belirtir: “Allah bir kul için hayır dilerse, onu dinde fakih, dünyada zühd sahibi kılar ve ona kusurlarını gösterir.” [Keşful Hafa] “Ya nefsinle meşgul ol veya nefsini ıslâh ettikten sonra başkasıyla meşgul olan biri ol. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur:“Başkalarının kusurlarını hatırlamak istediğin zaman, kendi kusurlarını hatırla [Keşful Hafa]
4- İşlenen Günahları Hatırlamak Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur :“Mü’min, günahını, üzerine yuvarlanmasından korktuğu bir dağ zanneder. Günaha dadanmış kişi, günahını burnunun ucuna konmuş, ona bir şey söylediğinde uçacak bir sinek gibi görür.” [Tirmizi]
Neticede bu ölçülere dikkat ettiğimizde, SONUÇ SIRDAŞLARIM şu ayet olacaktır:
“Ey îman edenler! Siz kendinize bakınız. Siz doğru yolda olunca sapıtan kimse size zarar veremez.” [Mâide:105]
AHİRETTE İSE “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran kimse için, şüphesiz Cennet yegâne barınaktır.” [Naziat 40 –41] olacaktır.
ALLAHA EMANET OLUN.BU BİR SIRDIR....