21 Haziran 2008 Cumartesi

Haziran'da camilerde din eğitimi başlıyor...


MERHABA DOSTLAR.
Dünyanın bilim ve teknoloji çağını yaşadığı bir dönemde bulunuyoruz. Her alanda büyük gelişmelerin, ilerlemelerin yaşandığına şahit oluyoruz. Buna rağmen insanlık tam olarak huzur ve mutluluğu bulabilmiş değil. Her tarafta şiddetin, terörün, zulmün, insan haklarına tecavüzün, baskının, yalanın, hilenin, entrikanın; kısaca insanın ruhunu karartan her türlü kötülüğün hakim olduğunu görüyoruz. Bugün, insanlar arası ilişkilerin dumura uğradığı, insanın yalnızlaştığı ve yabancılaştığı, aile içi iletişimin kopma noktasına geldiği ve birçok aile dramlarının yaşandığı, ümidimiz ve geleceğimiz olan çocukların, gençlerin çeşitli suçlara hatta uyuşturucu batağına saplandığı ve ahlakının giderek bozulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Kur'an'da, "Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezler olarak çıkardı.” (NAHL 78) buyurulmaktadır. Böylece insanın öğrenmeye ve terbiyeye olan ihtiyacı dile getirilir. Mesela hayvanlar dünyaya gelmelerinden kısa bir süre sonra hayat şartlarına uyum gösterirken, insan bir-iki senede ancak ayağa kalkabilir. Kendini idare edebilecek bir seviyeye ancak on beş yaşından sonra gelir. Bu esasa dayanarak, İslami kaynakların pek çoğunda şu ortak görüşe yer verilir: "Çocuk anne ve babasını yanında bir emanettir. Tertemiz kalbi, her çeşit nakış ve şekilden uzak, saf, kıymetli bir cevherdir. Her türlü şeye kabiliyetli olduğu gibi, kendisine verilen her şeyi almaya da yatkındır. Eğer çocuk iyiliğe alıştırılır, güzel şeyler öğretilirse iyilik üzere büyür. Dünya ve ahirette mesut olur. Peygamber Efendimiz, insanın bu vasfını şu hadisiyle dile getirmiştir: "Her çocuk fıtrat üzere doğar. Konuşmaya başlayıncaya kadar bu hal üzere devam eder. Sonra anne ve babasının tesiriyle Yahudi, Hıristiyan, Mecusi vs. olur.” (BUHARİ) Başka bir hadislerinde, "Babanın evladına güzel terbiyeden daha iyi bir hediye veremeyeceğini" (Müstedrek4-263) bildirerek, terbiyenin insan hayatındaki yerini vurgulamıştır. Yine, "Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın" (İBN-İ MACE) "İnsanın öldükten sonra geride bıraktığı en hayırlı şeylerden birinin, yetiştirdiği salih evlat" (EBU DAVUD) olduğu buyurulmuştur.

DEĞERLİ DOSTLAR,
Bunun içindir ki, çocuğun babası üzerindeki haklarından biri, kendisine Kur'an eğitimi verilmesidir. Ayrıca, dini eğitim verilirken, öğretilen şeylerin fiili olarak yaşanması da büyük önem taşımaktadır. Çünkü hal dili dediğimiz yaşayarak gösterme, sözle verilen derslerden çok daha etkilidir. Çocuklarımıza dini eğitim vermeyi ihmal ettiğimiz zaman, ahiret saadeti bir yana, dünyadaki huzurumuzu da kaybederiz. Dinimiz "Yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzları alıştırmak on yaşına girerse namaz kıldırmak ve alıştırmayı emreder. Görülüyor ki, çocuğun dini bilgi ve terbiyeden mahrum edilmesi, ona hem dünyası, hem de ahireti bakımından yapılabilecek en büyük kötülük olmaktadır. Bu nedenle dini eğitimin küçük yaşlardan itibaren çocuğa verilmesi gereklidir. Çocuklarımıza Kur'an'ı öğretirken sadece okumasını değil, aynı zamanda onun nasıl bir kitap olduğunu, nelerden bahsettiğini -manasını- ve hangi hakikatleri bize ders verdiğini de anlatmalıyız. Böylece, Kur'an'a karşı hürmet ve muhabbeti kalbinde ve ruhunda uyandırmalıdır.

CAN DOSTLAR,
Çocuğun anne ve babasına hürmeti, sevgisi de kuvvetli bir iman-kuran-dersi almasına bağlıdır. Bu şekilde yetiştirilen bir çocuk, hem dünya hem de ahiret saadetini kazanacaktır. Evlerimizde daima Kur'an sesi yükselmeli, okunmalı, dinlenmeli,anlaşılmalı.. Din Eğitimi için topyekûn seferberlik ilan edilmeli, evimiz Kur’an Eğitim Merkezi olmalı, İslamî İlimler bütün safiyeti ve sadeliği ile tetkik edilmeli, Çocuklar böyle bir manevi atmosfer içerisinde büyümelidir. Çocuk hak ve hakikati görmeli, güzelliklere şahit olmalıdır. Anne-baba başta olmak üzere diğer büyükler sadece sözle değil, yaşayışlarıyla da İslam'ın güzelliklerini sergileyerek çocuklara güzel örnek olmalıdırlar. Söylenenler ve yapılanlar birbiriyle uyumlu olmalıdır. Gençliğin iman, iffet ve taatte kullanılmaması sadece Allah'a karşı değil, kişinin kendine, ailesine ve milletine karşı hesapsız zarar ve ziyanlara yol açmaktadır. İşte bakınız hastaneler, gençliğini kötüye kullanan insanların feryatlarıyla inlemektedir. Hapishaneler gençlik taşkınlığı ile meşru olmayan hayatın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerle doludur. Sefahat köşeleri manevi gıdasızlık nedeniyle sıkıntılarını içki ve eğlenceyle kapatmaya çalışan insanların uğrak yerleridir Allah'ı tanıyan ve ahirete inanan bir genç ise, kendisine verilen gençlik nimetinin Allah'ın hediyesi ve ihsanı olduğunu düşünür, onun emaneten verildiğine inanır. Emaneti, sahibinin emri ve rızası yönünde kullanmakla bu güzel nimetin ebedi bir surette ahirette tekrar verileceğine inanır.
BU BİR SIRDIR..

19 Haziran 2008 Perşembe

Güzel insanların veciz sözleri / SIR

MERHABA DOSTLAR.
Bugün sizlerle güzel insanların şu veciz sözlerini paylaşmak istedim.
HASANİ BASRİ DERKİ : “İnsan dünyadan üç şeye hasret gider:
1-Topladığına doymaz
2-Umduğuna kavuşmaz
3-Önündeki ahiret yolculuğuna iyi azık temin edemez.”
Hz ALİ (ra)’ den; “ÇOK KİMSELER, VARİSLERİ KAVGA ETSİNLER DİYE MAL TOPLARLAR.
Hz ÖMER (ra)’ den; “Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık belirtmeksizin yumuşak ol.”
Arif Nihat Asya ; “Bu kitabın kaç dakikada okunduğunu bırak, Kaç senede yazıldığını düşün!”
Beyazidi Bestami; “Hakikat yolu aranmakla bulunmaz. Ama BULANLAR ancak arayanlardır. Bir gün nefsime dedim : " Gel seninle Rabbime gidelim." Gelmedi. Ben de tek başına yürüdüm, gittim.
Abdulkadir Udeh derki; “Benim için yatağımda ölmekle savaş meydanında ölmek arasında hiçbir fark yoktur; Çünkü ben, Rabbimle buluşmaya gidiyorum.
Ahmet Hulusi; “Dost, seni senden kurtarandır!.. Terk edemediğin alışkanlık, senin putundur!. Usta eserinden, kişi dostundan tanınır. Suyu, asla susamayana vermeyiniz...”
BU BİR SIRDIR
ALLAHA EMANET OLUN…

14 Haziran 2008 Cumartesi

En büyük Nimet: Sağlık


Merhaba can dostlar.
Yüce Rabbimizin bize bahşettiği en büyük nimetlerden biri de sağlıktır. Kişinin üzerine düşen görevleri gereğince yerine getirebilmesi,verimli etkinlikler sağlayabilmesi ve yaradanına karşı ibadetini yerinde ve gerektiği gibi yapabilmesi için sağlıklı bir yapıya sahip olması gerekir. Hayatımızda böylesine önemli bir yeri olan sağlık nimetinin bir takım ihmaller ya da yanlış davranışlar yüzünden kaybedilmesi tehlikeye düşürülmesi tabi ki sorumluluğu gerektirir.
Değerli dostlar insan hastalandığı zaman iyileşmesi için Allah’tan şifa istemeli, dua etmelidir. Allah’tan şifa istenmekle birlikte mutlaka maddi tedaviye de başvurmak,çağdaş tıp neyi gerektiriyorsa onu da muhakkak yerine getirmek gerekir. Hastalık insanın beden ve ruh halini bozan bir haldir. Bu itibarla hastanın yeniden sağlığına kavuşması için her çareye başvurması görevidir. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (s.a.v): “ Yüce Allah verdiği her derdin şifasını da vermiştir. Her hastalığın bir ilacı vardır. İlacı gerektiği gibi kullanırsa, Allah’ın izniyle hasta iyileşir.” (Riyazüssalihin) buyurmuş ve hastalandığı zaman, bizzat kendisi de tedavi olarak bizlere örnek olmuştur.Yine Peygamberimiz sav
"Mü’min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık bir üzüntü hatta bir ufak tasa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle mü’minin günahından bir kısmını mağfiret buyurur."(Buhari,Müslim)
"Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: izzetim ve Celâlim hakkı için, affetmek istediğim kulumun, gerek bedeninde bir hastalık, gerekse rızkında bir eksiklik vererek tüm hatalarını bağışlamadan dünyadan çıkartmam "buyurur.
CANLAR Dinin esaslarından birisi de “hayatı muhafaza”dır.. İslam bir insana hayat vermeyi bütün insanlığa hayat verme mesabesinde görmüştür. Nitekim Allah (c.c.) “Kim bir insana hayat verirse bütün insanlara hayat vermiş gibidir. (Maide 32) buyurur. Kan bağışı da bunlardan biridir.
Kan bağışı Hz Peygamberin üzerinde durduğu ve ümmetini teşvik ettiği bir konudur. Rasulullah (s.a.v.) bir çok kez kan aldırmıştır. İbn Abbas (r.a.), Rasulluah (s.a.v.)’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Miraç gecesi, hangi melek topluluğuna rastladıysam onlar bana; “Ey Muhammed kan aldırmaya devam et ve ümmetine de bunu emret” diyorlardı. (Tirmizi- Tıp) Tıbbi yararları konusunda Allah’ın elçisi şöyle buyurmuştur: “Aç karınla kan aldırmak daha uygundur. Bunda şifa ve bereket vardır. Diğer yandan kan aldırmak aklı ve hafızayı güçlendirir” (İbn Mace- Tıbb 22) Kan bağışı kan kaybına uğrayan veya kan yetmezliği yaşayan hastalar için önemlidir. Kan bağışı, kan verene, kanının yenilenmesi ve bünyenin daha dinç olması gibi faydaları da sağlamaktadır. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz, “Kim bir kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun bir ihtiyacını görür. Kim bir Müslüman’ı sıkıntıdan kurtarırsa Allah da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntılarından kurtarır.” buyuruyor. Buna göre siz, kan bağışı ile başkasının dünyasını aydınlatırsanız, Allah’tan ahiretinizin aydınlatılmasını pekala umabilirsiniz.
O halde Aziz DOSTLAR Bir Müslüman olarak her zaman diğer kardeşlerimize sıkıntılı anlarında maddi ve manevi olarak yardımcı olmak, hem insanî ve hem de dinî bir görevimizdir.
Unutmayalım ki Allah katında da insanlar arasında da şeref ve izzet, sadece kendimiz için yaptıklarımızla değil başkaları için yaptığımız fedakarlıklarla da elde edilir.
BU BİR SIRDIR.

8 Haziran 2008 Pazar

KURANIN İNSANA BAKIŞI

MERHABA DOSTLAR

İnsan, zaafları olan bir varlıktır. Kur’an, şu ayetiyle bu gerçeği bildirir: “İnsan zayıf yaratıldı” (Nisa Sûresi, 28.) Bu zayıflık, daha dünyaya gelir gelmez kendini göstermeye başlar. Diğer canlıların yavruları kısa zamanda hayata uyum sağlayıp, kendi başlarına hayatlarını devam ettirebilecek seviyeye ulaşırlar. İnsan yavrusu ise, bir-iki yılda ancak ayağa kalkar. 15-20 yılda ancak bir kısım fayda ve zararları öğrenir. Ömrü boyunca da, hayat kanunlarını öğrenmeye muhtaçtır. Ayrıca, insan çok hassas bir canlıdır. Ne fazla sıcağa gelebilir, ne fazla soğuğa... Ne açlığa dayanabilir, ne susuzluğa... Bir mikrop onu yere serer. Bir kuyruklu yıldız onu ürkütür. Geçmişi düşünür, üzülür. Geleceği düşünür, endişe eder. Emelleri ebede uzanır.
Bir de,” beşeri zaaflarımız” vardır. Bu zaaflar, birtakım huy ve karakterlerimizdir. Bunlardan bir kısmını şu şekilde ele alabiliriz:
1. Nisyan (Unutkanlık)İnsan, nisyana müpteladır. Her insanın hayatında pek çok nisyan örnekleri vardır. İlk insan Hz. Adem de aynı nisyanı yaşamıştır. Ayet bunu şöyle anlatır: “Doğrusu daha önce Adem’den ahid almıştık da, unuttu...” (Taha Sûresi, 115.)
Hz. Adem’e, yasak ağaca yaklaşmaması emredilmiştir. Şeytanın vesvesesiyle yaklaşır ve o ağaçtan yer. Bunun sonucunda dünyaya gönderilir. (Bakara Sûresi, 35-37.)
Hz. Adem’in tabiatı aynen Ademoğullarında da vardır. Nisyanın en kötüsü, insanın kendini unutması, ne için yaratıldığını aklına getirmemesidir. Buna, gaflet denir. Cenab-ı Hak, bazı musibetlerle insanı gaflet uykusundan uyandırır. Onu, yaratılış gayesine yöneltir. Fakat pek çok insan yine unutur. Kur’an, bu hali şöyle bildirir:“İnsana zarar dokunduğunda gerek yatarken, gerek otururken, gerek ayakta iken bize dua eder durur. Fakat ondan zararı giderdiğimizde, daha önce o zarar için bize dua etmemiş gibi, geçer gider...”
(Yunus Sûresi, 12.)
2- Harislik ve cimrilik
Beşeri zaaflarımızdan biri de, mala düşkünlüktür. Kur’an, bu hususu şöyle haber verir:“İnsan helu’ (haris ve cimri) yaratıldı. Kendisine bir zarar dokunduğunda feryadı basar. Bir hayır dokundu mu ( yoksullara) yardım etmez (sıkı sıkı tutar)...”
(Mearic Sûresi, 19-21)“Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, ikinci bir vadi dolusu altını ister...” (Müslim, Zekat, 117.) hadisi, bu beşeri zaafımıza dikkat çeker. Bebeklerde bile aynı tabiatı görmek mümkündür. Onun elindekini almak çok zordur, ama sizin verdiğinizi hemen alır.
3- Acelecilikİnsan, aceleci bir varlıktır. Bir anda neticeye ulaşmak ister. Ahiret saadetini dünyada tatmaya çalışır. “Ya Rabbena! Bize dünyada ver’ der. Bu kimsenin ahirette bir nasibi yoktur.” (Bakara Sûresi, 200.)
Halbuki, bu dünya sabrı ve sebatı gerektirir. Asıl olan dünya mutluluğu değil, ahiret saadetidir. Ahiretin elmaslarını, bu dünyanın cam parçalarıyla değiştirmenin bir anlamı yoktur. Sonsuz hayata nispetle bu kısa hayat, bir an gibidir. Fakat insan, ahireti bilmediğinden bütün himmetini dünyaya sarf eder. “Hayat ancak bu hayattır” deyip, onun lezzetlerini elde etmeye çalışır. Kur’anın bildirdiği gibi, “İnsan çok acelecidir.” (İsra Sûresi, 11.)
4- Övülmek
Hemen her insan övülmeyi sever. Yaptığını sever, beğenir. Halbuki, övündüğü şeylerde kendisinin hissesi pek azdır. Mesela, sesinin güzelliğiyle iftihar eder. Halbuki, Allah ona böyle bir ses vermeseydi, elinden hiçbir şey gelmezdi.
Kur’an-ı Kerim, bu meselede şu hatırlatmayı yapar:“Yaptıklarıyla gururlanan ve yapmadıklarıyla övülmeyi sevenlerin, azaptan emin bir yerde bulunduklarını zannetme!” (Al-i İmran Sûresi, 188. )Ayette reddedilen iki durum vardır:
1. Yaptığıyla gururlanmak.
2. Yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanmak.
Halbuki insan, kendini methetmek için değil, Allah’a hamd etmek için yaratılmıştır.
5- Hizmette ihmalİnsanın tabiatında hizmetten kaçmak, ücrete koşmak vardır. Bir iş yapılacağı zaman kimse ortalıkta görülmek istemez. Fakat ücret ve mükafat zamanında, herkes talip olur. Kur’anda zikredilen şu olay, buna güzel bir örnektir. Şöyle ki:
Peygamberimiz, 1400 sahabeyle umre niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıkar. O zaman Mekke henüz müşriklerin idaresindedir. Bir savaş çıkabileceği endişesiyle, bir kısım bedevi insanlar sefere katılmazlar. Sudan bahanelerle geri kalırlar. Fakat aynı insanlar, Hayber ganimetleri için yola çıkıldığında orduya katılmak isterler. Cenab-ı Hak, onların bu sefere katılmalarını men eder. (Fetih Sûresi, 11-15 )
6- Bahanecilik
Müsbet alanlarda bir varlık gösteremeyenler, birtakım bahanelerle kendilerini avuturlar. Nedense kendi kusurlarını görmek istemezler. Mesela, Hudeybiye Seferine katılmayan bir kısım bedevilerin bahanelerine bakalım: “Mallarımız, ailelerimiz bizi alıkoydu. Bizim için mağfiret dile’ diyecekler. Onlar, ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlar...” (Fetih Sûresi, 11)
“Suçun sahibi olmaz” derler. Halbuki, “Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur” (Nursi, Lem’alar, 84.) Kusurunu gören o kusurdan kurtulmaya çalışır.İşte, insanın mahiyetinde böyle nice zaaflar vardır. Bu zaaflar, aslında insanın manevi terakkisinde mühim birer esastırlar. Meleklerde böyle zaaflar olmadığından, onlarda mücadele de yoktur. Mücadele olmayınca, terakki de söz konusu değildir. İnsanın meleklere üstünlüğünün mühim bir sırrı, bu zaaflarında gizlidir. Fıtraten cimri bir insanın, nefsini aşarak cömertlikte bulunması, elbette kolay bir şey değildir. Nefsini medhe meyilli bir kişinin, “Bütün medih ve muhabbet Allah’adır. Bütün iyilikler, güzellikler O’ndandır” diyebilmesi şüphesiz az bir hüner değildir.Bu zaaflar aşılmayacak zaaflar değildir. Zira “Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez” (Bakara Sûresi, 286)
7-insan nankördür insan rabine karşı nankördür.
8-İnsan zalimdir.9-İnsan tartış macıdır..
BU BİR ALINTIDIR…
BU BİR SIRDIR…